Dün gittiğimiz bir köy kahvesinde otururken yine döndü dolaştı laf fındığa geldi. Ne zaman gelse zaten yüzler düşer ya… bu sene daha bir başka.
“Goçum biz bu fındığı altın diye topluyoz, piyasada gabuk parası ediii” dedi Mehmet amca. Gülüyoruz ama gülünecek hal değil aslında.
Bakıyorsun haberlerde rakamlar uçuşuyor. Bir yanda üreticinin elinden 180-200 liraya giden fındık, öte yanda raflarda 1500-1800 liraları bulan paketler. Köylü diyor ki:
“Az baa bak biz mi yanlış topluyoz, yoğsa bu andırın fındık tüccarda altın mı oluyor?”
İşin garibi, maliyetler desen ayrı dert. Gübre, ilaç, işçilik… patoz parası zaten başlı başına bir hikâye. “Fındık para etti” diyen yok, ama herkes fındıktan para ediyor. Köylü hariç.
Bir de şu TMO meselesi var. Alım fiyatı açıklanıyor, sonra piyasa onun da altına düşüyor. Köylü ne yapacak? Ya bekleyecek ya da mecburen o fiyata verecek. “İster sat ister satma” düzeni.
Köyde en çok duyduğum cümle şu:
“Biz üretmezsek olmaz diyorlar, ama biz üretirken de biz olmuyoruz.”
Aslında mesele sadece fiyat değil. Mesele emeğin karşılığının yerini bulmaması. Fındık dalda emek, yerde zahmet, ama tezgahta lüks ürün.
Şimdi soruyorsun köylüye:
“Sen memnun musun bu işten?”
Cevap kısa:
“Memnun olsak gurbetçi olur muyduk?”
Velhasıl kelam…
Fındık Karadeniz’in değil, artık piyasaların diliyle konuşuyor. Köylü ise hâlâ aynı dili arıyor: emeğin dili.
Ama o dil her geçen yıl biraz daha sessizleşiyor.
Yorumlar
Kalan Karakter: